Öne Çıkanlar Ünal Aysal Miha Zajc Empoli Vatikan FETÖ operasyonları FETÖ haberleri fetö 15 temmuz bylock paketli gıdalar

Bu haber kez okundu.

66 Yıllık Ömür, Bin Yıllık Saygı

Önce, büyük üstadın isminden başlamak isteriz. 1207 yılında bugünün Afganistan topraklarındaki Belh şehrinde doğan Celaleddin Muhammed, vaktiyle saygı belirtisi olarak isimlerin önüne eklenen "Mevlana" ifadesinin özel bir isme dönüştüğü kişidir. Mevlana ifadesi, "efendimiz" anlamına gelir. Rumi ise, o zamanlar "Anadolulu" demekti; hayatının büyük kısmını Anadolu'da, yani Diyar-ı Rum'da geçirdiği için böyle adlandırılmıştır. Birçok kaynakta da kendisinden, Konya şehrinde yerleşip yaşamasından hareketle "Konevi" olarak bahsedilmiştir.

Doğumunun ardından, Belh'in ileri gelenlerinden, Sultan-ül Ulema ünvanına sahip olan babası Bahaeddin Veled ve Belh emirinin kızı olan annesi Mümine Hatun ile birlikte, yaklaşan Moğol istilasından uzaklaşmak amacıyla 1212-13 yıllarında Belh'ten ayrılırlar. Bir süre Nişabur kentinde yaşadıktan sonra Bağdat'a, hac görevini yerine getirmek için Mekke'ye uğradıktan sonra uzun bir yolculuk yapar ve Karaman'a gelirler. Mevlana, 7 yıl yaşadığı Karaman'da, 1225 yılında Gevher Hatun ile evlenip iki çocuk sahibi olur. Eşini kaybettikten sonra tekrar Kerra Hatun ile evlenir, bu evlilikten de üç çocuğu olacaktır.

Mevlana'nın zamanında Konya, dönemin hükümdar devleti olan Selçuklu Devleti'nin başkentidir. Selçuklular'ın altın çağını yaşadığı bu günlerde Konya bilim ve sanat yönünden çok gelişmiştir; şehirde birçok bilim adamı ve sanatkar yaşamaktadır. Sultan Alaeddin Keykubat, 1228 yılında Mevlana'nın babasına gönderdiği davet üzerine ailecek Konya'da kendilerine tahsis edilen Altunapa Medresesi'ne yerleşirler. 1231 yılında Sultan-ül Ulema hayatını kaybeder ve Selçuklu Sarayı'ndaki Gül Bahçesi'ne defnedilir. Mezarı halen aynı yerde, müze olarak korunan dergahtadır.

Babasını kaybettiği bu dönemde Mevlana, çok iyi bir bilim ve din adamı olarak yetişmişti. Sıklıkla kendisini dinlemeye gelen kalabalık kitlelere vaazlar veriyordu. Bu vaazları ilgiyle takip ediliyor, medrese takipçileriyle dolup taşıyordu. Böyle olunca, Sultan-ülUlema'nın müritleri, aynı coşku ve saygıyla Mevlana'yı onun varisi olarak takip etti. Zaten daha Belh'ten yeni çıktıklarında Nişabur'da dönemin en bütüksufilerinden Attar'la karşılaşmalarında genç Mevlana üstadı oldukça etkilemiştir.

Mevlana'nın hayatındaki en önemli olaylardan birisi, Şems-i Tebrizi ile tanışmasıdır. 1244 yılında tanıştığı Şems'te Tanrı'nın nurunu gördüğünü söyleyen Mevlana, hayatının bu dönemini sadece Şems'le geçirir, yakın çevresine ve halka vaaz vermeyi bırakır. Meclislerinde ney ve rebab eşliğinde semaya başlarlar. Bu dönemde hayatında şiir ve musiki ön plandadır. Divan-ı Şems-i Tebrizi adlı eserinde hep bu dönemdeki aşk şiirleri vardır. Ancak çevresindekiler, bu durum yüzünden Şems'e cephe alır, dedikodulara ve tepkilere dayanamayan Şems, terkedip gider. Mevlana kendisini çağırtınca tekrar gelir, hatta Mevlana onun kalması için emin olmak amacıyla evlendirmek dahi ister. Ama aynı durum yine tekrarlanır, hatta bu defa Mevlana'nın oğlu Alaeddin de işin içindedir. Bundan sonra Mevlana, Şems'in 1247 yılındaki ani ölümüyle sarsılır ve inzivaya çekilir. Şems'in Mevlana'nın çevresi tarafından öldürülül öldürülmediği asla bilinememiştir.

Nisan Yayınevi’nin en güzel setlerinden biri olan İslamiyet ve Tasavvuf Kitapları serisinden Işık Saçmak İçin Önce Yanmak Gerek isimli eserde de anlatıldığı üzere, insanı insan olduğu için seven; din, dil, ırk farkı gözetmeyen büyük tasavvuf ustası Mevlana için, kendi ifadesiyle Şeb-i Arus, yani düğün günü gelmiştir, 1273 yılının 17 Aralık gününde "yeniden doğar" ya da Allah'ına kavuşur.

Mevlana'nın eserlerinde dünyaya ve bu dünya üzerinde yaşayanlara, diğer bir deyişle hayata ve insana dair keskin gözlemlerini görürüz. Yüzyıllardır insanların düşünce dünyasını aydınlatan eserlerinde temel konu tasavvuftur, eserlerinin çoğu varlığın birliği ve ilahi aşk üzerinedir. Dönemindeki yaygın kullanımdan farklı olarak, eserlerinde şekle önem vermez, konuları serbest tarzla işler. Açık, içten, konuşma diline yakın bir anlatımı vardır. Mevlana'nın eserleri Moğol öncesi Türkistan üslubu olarak adlandırılır, Farsça'yı kullanarak Türk şiiri tarzında yazması ve kafiye yaratma alışkanlıklarıyla, sonradan edebiyat sahnesine çıkacak olan Yunus Emre ve Nesimi'yi etkileyecek, Türk şiiri üzerinde etki bırakacaktır. En önemli iki eseri Mesnevi ve Divan-ı Kebir'dir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.